İFTİRALARA CEVAPLAR

Fethullah Gülen Hocaefendiye Atılan "Üstad Kürt olduğu için ziyaretine gitmedim"İftirasına Cevap

SORU: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında "Üstad Kürt olduğu için ziyaretine gitmedim." dediğini söylüyorlar,bunun aslı nedir,böyle bir şeyin doğruluğu var mıdır?

CEVAP: Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki   İman ve Kur’an düşmanlarının bütün insanlık tarihi boyunca küfür mantığı hiç değişmemiştir. Şekil değiştirmiş olsa bile genel manada hep aynıdır.Evvela düşman gözükür saldırır her yolu dener olmadı netice alamadıysa senden gözükür,  iyi taraftan yaklaşır,güya mantıklı teklifler yapar ve öyle netice almaya çalışır.Bunun en güzel örneği Peygamber Efendimiz’e s.a.v.  yapılanlardır. Mekke müşrikleri Allah Resulü s.a.v. önce saldırdılar olmadı değişik tekliflerde bulundular oda olmadı savaş yolunu seçtiler oda olmayınca Medine’de münafık kisvesine bürünenler vasıtasıyla netice almaya kalkıştılar.İslam tarihinde de örnekleri çoktur;

Hindistan’da İmam Rabbani Hazretlerine aynı şekilde saldırılar olmuştur. Ahmed bin Hanbel Hazretleri zindanlara atılırken yanına gelenler ondan gözükerek ağzından İslam’a muhalif sözler almaya çalışmışlardır. Mısırda Seyyid Kutup ve Hasan el Benna aynı  entrika yolları denenerek etraflarındaki sevenleri dağıtılmaya çalışılmış ve maalesef netice itibariyle olmasa bile bir kısım saf insanların düşüncelerine çelme takılmış,yolda bırakılmış belki de limana doğru giderken gemiyi kaçırmalarına sebep olmuşlardır...

İşte aynen bunun gibi Üstad Bediüzzaman Hazretleri döneminde de dinsiz ve mason komiteleri insanları Üstad'dan kaçırmak ve ondan uzaklaştırmak için her türlü yalan,iftira ve hokkabazlıkları denemişlerdir. O dönemde gençleri Üstad'dan kaçırmak için ırkçılık damarını da kullanmışlardır. Dinsiz ve masonlar Türk gençlerine Said Nursi Kürt'tür siz Türksünüz,neden Türk hocalar ve alimler varken o Kürt'den ders alıyorsunuz diyerek zehirlerini  Türk gençlerine şırınga etmeye çalışmışlardır. Ama heyhat hepsi boşa çıkmıştır.Türk gençliği Said Nursi Hazretlerine sahip çıkıp canla başla hayatlarını,ömürlerini ve enerjilerini onun samimi davasına feda etmişlerdir.Onlar bu sözlerle talebelerini Bediüzzaman'dan soğutmayı düşündüler fakat planları her zaman olduğu gibi akim kaldı ve böyle bir plana girdiklerine bin pişman oldular. Tafsilatını Mektûbat'ın 407. ve devamı sayfalarına havale edeceğimiz aşağıdaki izahlar meseleye ışık tutmaktadır.

Dördüncü Desise-i Şeytaniye:

Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla,bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler,kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki:

"Siz Türksünüz. Maşaallah,Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir."

Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon-şimdi iki milyara yakın- efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üç yüz elli milyon kardeşi,-şimdi iki milyara yakın-  unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel,Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiâze ediyorum.

Ey mülhid!  Senin gibi ahmaklar lâzım ki,Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten,dünyaca dahi faydasız uhuvvetini kazanmak için,üç yüz elli milyon hakikî,nuranî menfaattar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terk etsin.       

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu cevabından da anlaşılacağı gibi o zamanda ve bu zamanda da bir kısım karanlık ruhlu  ışığa düşman insanlar ırkçılık damarını kullanarak insanları Bediüzzaman’dan ve onun nurlu hizmetinden soğutmaya çalışmışlar dır.Yakın bir  zamana kadar Bediüzzaman Hazretleri ve hizmeti hakkında makalesi veya bir beyanatı olmayanlara doçentlik veya profesörlük unvanları bile verilmiyordu. Adeta bu doçent veya profesör olmanın gizli gayrı resmi bir şartı gibiydi.

Aynen tarihte olduğu gibi mantık değişmemiş şimdide Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında benzer iftiralar atılmaya başlanmıştır.Bir kısım İman ve Kur'an'dan mahrum aslında İslam ve Kur'an düşmanı aynı zamanda hem Kürt hem Türk hem Arap düşmanı olan insanlar o şeytani zekalarını  tekrar devreye sokup ülkenin batısında bu muhterem insan için Türk düşmanı  deyip hatta broşür dağıtanlar güya o broşürlerinde Türk düşmanı olduğunu ispat etmek için şu ibret verici cümleyi yazmışlardır -Fethullah Gülen Said-i Kürdi'nin talebesidir ve O'nun izinden gitmektedir her defasında da bunu itiraf etmektedir.Fethullah Gülen'in gayesi Said-i Kürdi'nin hayallerini gerçekleştirmektir.Said-i Kürdi'de Kürt Teali Cemiyeti üyesidir.....- diyenler Doğu ve Güneydoğu'da Hizmetler inkişaf edince ve Kürtler bu hizmete  aşkla ve şevkle koşunca bu sefer aynı kişiler Kürt düşmanı demek ve dedirtmek için bu iftirayı ileri sürdüler.Aynı kişiler bu ifitra konusunda hassaslaşıp meratip kat ettiklerinden dolayı tarikat çevrelerine papayla görüşme foğraflarını yayınlayıp papa-vatikan-misyonerlik gibi ifadelerin içinde bulunduğu cümleleri kullanarak tarikat ve mahafazakar çevreleri soğutmaya çalıştılar.Halbuki unuttukları bir şey vardı o mübarek çevreler Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed Mustafa S.A.V. min mübarek Hayat-ı Seniye'lerini çok iyi biliyorlardı ve eğer  elinize bir kamera ya da fotoğraf makinesi alıp Devr-i Saadet'e yolculuk yaparsanız  Hz.Resulullah s.a.v. hemde beşyüz defa Ebu Cehil'in kapısında,İbn-i Ebi Muayt'ın yanında,Ümmeye bin Halef'le beraber  eğer Medine'ye giderseniz Mescid-i Nebevi'de hemde kaç defa Hristiyan papazlarla yada Yahudi  hahamlarla yüzlerce defa Allah c.c.  tan aldığı vahiy nurlarını boşalttığını fotoğraflıyabileceklerini çok iyi biliyorlardı onun için o tür iftiralara prim vermediler.İşte bunların mantığı budur Türk'e  Türk düşmanı,Kürd'e Kürt düşmanı,Araba Arap düşmanı,Tarikat çevresine misyonerlik,Laik çevrelere Şeriaatçı,sosyete çevresine çağdaşlık karşıtı,Alevi'lere katı Sünni,Sünni'lere Alevi'leri hoş gören v.b.  daha neler neler hazırlayıp pişirip pişirip piyasaya sürdüler ve kıyamete kadar pes etmeyecekleri için bu ve buna benzer veya bizim hayal bile edemiyeceğimiz iftiraları atmaya devam edeceklerdir.

İşte bundan dolayı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikren öncülük yaptığı ve bugün artık dünyada Gülen hareketi olaraka bilinen hizmetler dünyanın her tarafına yayılınca aynı karanlık ruhlu insanlar harekete geçmiş ve ne koparabiliriz diyerek iftira mantığını tekrar devreye sokmaya başlamışlardır. Bu iftiranın en mühim kurbanı da bu sefer ilk müslüman  kavimlerden,  bin yıldan beri Türklerle beraber kardeşçe Hz.Muhammed s.a.v. ümmeti olarak yaşayan  ve   Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin tabiriyle –bir cihad arkadaşı- olan Kürtler seçilmiştir.Bin yıldan beri İslama hizmet eden Afrika’dan Çanakkale’ye ordan Balkanlara oradan Kafkaslara kadar her tarafta şehitler veren Selahaddin-i Eyyubi’nin torunları kahraman Kürtler şimdide dünyanın her tarafına yayılan bu gönüllüler hareketine aşkla şevkle hizmete koşturuyorlar.

Fakat   karanlık kurullar devreye girip ne koparsak kardır mantığıyla batıda irtica diye bir paranoya üretikleri gibi doğuda da Kürtleri soğutmak için Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında güya "Üstad Kürt olduğu için ziyaretine gitmedim." Dediği iftirasını yaymaya başladılar .Bunu yaparken de ırkçılığın o menhus lezzetinden istifade ettiler.Fethullah Gülen Hocaefendi bir gazeteye verdiği röportajda daha on üç - on dört  yaşlarındayken o zamanlar bütün medyada Bediüzzaman Hazretleri –haşa- hain,vatan düşmanı,din ile hiçbir alakası olmayan bir cahil,kürtçü,bölücü,bütün Türklere düşman,onların kanlarını içmek için örgüt kuran bir türk düşmanı,aynı zamanda tımarhaneye atılmış bir deli,Van’da  isyan hareketlerine öncülük eden ve daha saymaktan utandığımız  bunları da saymak zorunda kaldığımız için ruhaniyatı bizi af etsin daha nice şey gazete ve radyolardan her gün neşr ediliyordu.

Zira ortam da buna çok müsaitti. Batıda Menemen hadisesi bahane edilerek temizlik yapıldığı gibi doğuda da  Şeyh Said hadisesi  bahane  edilerek  binlerce  şeyh,alim ve molla idam edilmişti.Ve o zamanlar yine Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle bir  lahana yaprağı kadarda olsa müslümanların bir gazetesi yoktu. Bediüzzaman Hazretleri her daim sürgünde ve orda bile göz hapsindeydi. Kağıt kalem bile almasına izin verilmiyor ona kağıt-kalem satan bakkal karakolda yediği falakadan  aylarca yürüyemiyordu.O’na selam verenlerin yediği dayaklar  hala  dilden dile acı birer hatıra olarak anlatılır  kendi ifadesiyle:

"Bütün ömrüm harp meydanlarında,esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa,görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm;bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki,hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi,belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Tarihçe-i Hayat."

İşte böyle bir ortamda ona selam verenlerin hapislere atıldığı o kara günlerde Erzurum’da   o  menfi propogandan nasibini almıştır. Her yerde  bu böyle idi hatta Üstad Hazretleri'nin köyü olan Nurs’ta bile aynı soyadı taşıyan bazıları  nüfusa başvurarak soyadlarını değiştirmişlerdir. Ve hatta Osman Bektaş Hoca ve Sadi Efendi gibi Hocaefendi’nin hocaları dahi daha sonraları  onu ikaz edip Bediüzzaman Hazretleri'nin çizgisinden vazgeçirmeye çalışacaklar.

İşte böyle bir ortamda Hocaefendi  bu kadar  Üstad’ın aleyhindeki  menfi  propaganda  ve  saldırıları tesbit adına söylediği  “hatta o kadar ki biz dahi öyle zanettik ondan dolayı Bediüzzaman Hazretleri'ne ilk başlarda mesafeli durduk ve Erzurum'un o  ortamının etkisinde kalmış olabiliriz ” şeklinde ki - işte bütün bu iftira ve  yaygaraların altında ki tek cümle olan bu sözlerini binlerce Bediüzzaman Hz.lerine olan bağlılık ve büyüklüğünü ifade eden binlerce güzel konuşmalarını bir tarafa atıp- yıllar evvel ki bu sözlerini hemen alehte bir saldırıya çevirmişlerdir.

Acaba dünyada hangi insaf düsturu o yaşlarda o zaman ve zeminde söylenen bu sözlerle yargılama yapabilir. Yada  velev ki demiş bile olsa eğer geçmişte yaptığımız fiillerle veya söylediğiz sözlerle bize bir hesap sorulsa hangi insan bu hesabın altından kalkabilir. Veya bu mantıkla hadiselere bakılsa Hz.Peygamber s.a.v. öldürmeye giden Hz.Ömer’i,Uhud savaşında yetmiş sahabenin şehid olmasına sebep olan Hz.Halid bin Velid’i ve bütün hayatı Hz.Peygamber’e  S.A.V. düşmanlıkla geçen Hz.İkrime’ ye ne gözle bakacağız.

Bunu yaparken kafalarının arkasında başka şeyler olanların gayeleri  bu  büyük hizmet  binasından  bir tuğla koparmaktır. Asırlardan beri İslam’a hizmet etmiş kahraman Kürtleri bu ahirzamanın külli hizmetinden mahrum bırakarak,bu hizmetin içine girmelerine engel olup cahil kalarak  kendileri için yenecek birer yem olarak kalmalarını sağlamaktır.

Yoksa altında İslam sevgisi yoktur,Bediüzzaman sevgisi de yoktur tam tersi Bediüzzaman düşmanlığı vardır. Çünkü bugün dünyanın 180 ülkesine Bediüzzaman’ı tanıtan duyulamasına vesile olan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Amaç saf temiz yürekli ve fakat ırkçılığın o menhus zehirli tesirinden kutulamayan Kürtleri hizmeti imandan ve hizmeti Kur’an’dan menetmektir  veya en azından soğutmaktır. Kökü din düşmalığına kadar giden bu iftiraya alet olan insanlarımızda malasef  bulunmaktadır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin  bütün hayatı ayan beyan meydandadır.  Bütün hayatına dikkatle ve insaf düsturuyla bakıldığında görülecek tek şey Allah aşkı dır,Resulullah aşkı dır,Kur’an aşkı dır. Hayatını İlayı kelimetullahın dünyanın her tarafına yayılmasına vakf eden ve bu uğurda maddi –manevi bütün dünya zevklerini feda eden bir gönül insanı olan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ye atılacak en büyük iftira herhalde bu ırkçılık iftirasıdır. Ve bu iftirayı atanlar da eğer tövbe etmeden ölürlerse ilerdeki ebedi hayatlarında çok zor duruma düşeceklerdir.Bu hakikatı Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi bir  sohpetin de  şöyle  ifade  eder:

Ben yemin ediyorum;O’nun nâm-ı celîlini î’lâ ederek ve O’nun adını bütün dünyaya anlatarak Allah’ın rızasını kazanma dışında bir gaye ve hedefim yoktur. Hoşgörü derken de,bazı şeyleri hoşgörmezken de hep bu gaye ve hedefe bağlı kaldım... Eğer,Allah rızasının dışında,Allah’ın nâm-ı celîlini duyurma haricinde bir sevdam varsa,Rabbim şuracıkta canımı alsın.. siz de buna ‘âmin’ deyin. Yok onların iddia ettikleri gibi değilse,ben onları Allâmu’l-guyûb olan Hazreti Allah’a havale ediyorum.

Bir sohbetinde "Reenkarnasyon denilen ruhların devr-i daim-i diye ifade edilen düşünce için bu bir saçmalıktır ölen ruhlar bir daha geri gelemezler fakat bir yerde geri geldi ruhlar denirse inanırım oda sahabelerin ruhları Üstad’ın talebelerine girip tekrar dünyaya  geldiler" diyecek kadar bırakın Üstad’ı,talebelerini bile bu şekilde vasıflandıran, "günde yirmi sayfa risale okumadan dışarı çıkan kendini cenabet dolaşıyor gibi hissetsin" diyen bir zat-ı muhtereme hiç böyle bir şey denir mi ?

Yine bir   sohbetinde;“Ben bir dönemde sırf Üstad’a hizmet etmiş zatların yanında elime kitap alıp okumayı bile terbiyesizlik saydım. Onlar onlar dedim” Bir başka musahabede;“Arkadaşlarımız bu terbiyeyi çok iyi aldıklarından dolayı inşallah öyledir.. ta ilk talebelerinden,Hulusi Efendilerinden,Sıddık Süleymanlara,Hüsrev Efendilere,orta dönem talebeleri Zübeyir Gündüzalplere,Mustafa Sungurlara,yakın dönem talebeleri gibi,Ceylanlara,Bayramlara kadar.. bunlara karşı hep Allah Resulü’nün ashabına,tabiin döneminde duyulan saygıyı duymuşuzdur. Onlara laf ettirmemişizdir” ifadeleri ile bu saygı ve sevgiye işarette bulunur.. Başka bir beyanatında “Bir Hafız Ali,bir Hasan Feyzi,bir Hüsrev Efendi,bir Hulusi Efendi. Bunlar normalde anadan doğmuş insan gibi değildir yani. Bunlar insanüstü insanlar,harika insanlar. Hayatlarını bu işe vermişler. Başka hiç bir yer düşünmemişler. Yazmış,çizmiş,etmiş. Hatta kafasının köşesinden evlenmeyi bile geçirmemiş bu mübarek zatlar.”

Yine başka bir sohbetinde Üstad’ın talebelerinden bahisle:  “Tarih,üstadımızın etrafındaki yüce başları tanıması lazım. Eğer ihlas,fedakarlık ve feragatın bir manası varsa,zirvede kutbiyyet bunların hakkıdır.”  “Abilere bütün güzellikler çok yakışıyor. İlk gördüğüm günden beri,onları sahabelerin günümüz temsilcileri olarak tanıdım. Bu kanaatim hiç değişmedi” “Hafız Ali’yi ben görmedim. Ama en çok sevdiklerimden birisidir. Üstad Bediüzzaman'ın Hz. Ebubekir’i. Çok hayranlık duyduğum,  gözümde çok büyüttüğüm,görmedim fakat aşk derecesinde sevdiğim Hafız Ali. Üstadın zannediyorum dostu  Hafız Ali Abi. Ama havarisi Zübeyr Gündüzalp." Bu ve buna benzer yüzlerce belkide binlerce konuşmasında Üstad’ı ve talebelerini vasıflandıran bir zat-ı muhtereme söz söylemek hiç insaf düsturuyla bağdaşır mı ?

Hayatında hiç Risale-i Nur okumayan  Risale-i Nur okuyanlara yeri geldiğinde bunlar Kur’an okumuyor hep risale okuyor,peygamberden bahs etmiyorlar hep Bediüzzaman’dan bahs ediyorlar diye iftira atanlar yeri gelip işin içine muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi girince bu seferde bu iftira kartını ileri sürmektedirler. Baştan anlaşıldığı gibi  mantık hep aynı.

Ama Allah’ın izniyle nasıl o zamanlar Türk gençlerini Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında toplanıp iman ve Kur’an’a hizmet etmelerini engeleyemediler aynen öyle de Bediüzzaman Hazretlerinin hizmet metodunu uygulayarak bir demet gül nevinden dünyanın her tarafına hizmete koşan bu gönül hareketinin ve onun mümesili muhteremi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin etrafına  Kürt gençlerininde toplanmasına ve hep beraber Hz.Muhammed s.a.v. yoluna hizmet etmelerine kimse engel olamayacaktır.

Kahraman Kürt gençleri tarihindeki iftihar tabloları olan Selahaddin-i Eyyubi,Ahmed-i Hani Hazretleri,Ahmed-i  Cezeri hz,Mevlana Halid hz,Said-i Palevi ve Bediüzzaman Hazretlerinin izinden gidip inşallah kıyamete kadar daha çok Din-i Mübin-i İslama hizmet edecekler ve o manevi  dedelerine layık birer kıymetli torun olacaklardır.

Biz  burda bu iftiranın çıkış noktası ve çıkış nedeni üzerinde durduk yoksa bunu samimiyetle böyle bir şey var mı diye soran araştıran Kürtler burdaki bahisten hariçtir  onlara söylenecek şey on üç yaşlarındaki 1948’li yıllarının ortamının tespiti açısından söylenen sözleri  altmış yıl sonra tekrar pişirip piyasaya sürenlerin niyetlerinin  ne olabileceğini anlamasıdır. Eğer bugün Irak’ın Kürdistan bölgesinde bu hizmete ait yirmi  okul bir üniversite varsa ve başta Barzani ailesi olmak üzere Kürdistan yönetimi bu okulların arkasındaki en büyük destekçisi ise kendi çocuklarını,yeğenlerini bu okullara gönderiyorlarsa,neden daha fazla okul açmıyorsunuz diye her fırsatta dile getiriyorlarsa insanın aklına gelmez mi yahu bu Barzani’de mi Turancıdır Türkçüdür.

Bundan da anlaşılacağı gibi bu hizmetin hedefi Nam-ı Celil-i Muhammed-i ‘nin  dünyanın her tarafına ulaşmasıdır.İnsanlığa faydalı bireylerin yetiştirilmesidir.Ve şunun da anlaşılması gerekir ki bu kabil atılan iftiraların güneşe taş atan veya nefesiyle üfürerek güneşi söndüreceklerini düşünen ahmak çocuklar    gibi olacağından şüphe yoktur.Çünkü dava Allah’ın davasıdır Resulullah’ın davasıdır.Allah hepimizi bu davaya hadim ve yolda daim ve kaim eylesin.Amin

Şimdi aşağıya Hocaefendinin Risale-i Nur’u nasıl tanıdığını aktaralım Küçük Dünyam adlı kitabın ilgili kısmı:

Kırkıncı Hoca,bana, "Selahaddin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş,akşam sohbet yapacak,oraya gidelim" dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü,Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazib ve orijinal bir hadiseydi. Mehmet Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası,iki kilimden biraz daha genişçeydi. gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları,Mehmet Şevket Eygi,Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi,yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri,Muzaffer Arslan'a "şark'ı bir dolaş gel" demiş o da Sivas,Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. ilk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları,oradaki te'villere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması,sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce,işte aradığım insanları buldum,dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim. Muzaffer Arslan''ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.

Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları,dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.Osman Hoca olsun,Sadi Efendi olsun,beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmet Şergil,Zeki Efendi,Kırkıncı Hoca,Hatem ve bir de ben. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum;fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. "Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti?" hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim;o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir,kimdedir,onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim. Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua;bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder;cami bu kadar kalabalık olur. Ben caminin Hünkar Mahfiline çıktım. Namazdan sonra,içime bir arzu,bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum:"Allah'ım! Bahtına düştüm,beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim.." O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim,sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim.. Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti;ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz,der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni anyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. "Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana "Tarihçe-i Hayat" taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi" dedi. Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım,şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

"Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir."

Rüyada ceviz,yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam,benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince;artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem,fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.

 

 

İftiralara Cevaplar